nergis benzeri bir gün
lanetli desem yeridir
öyle dedi dilek “lanetli”
“saygılarımla” demekmiş dedim
arkadaşıma bir demet aldım
nagihan gelmiş izmirden, buluştuk
yemek yedik
konuştuk
konuştuk
Allah hayırlı kişilerle buluştursun dedik
gömleklere baktık
saate baktık
otobüs kaçmıştı
bir o yana bir bu yana savrulduk
kazaklara, hırkalara baktık
saate baktık
vakit daralmıştı
yürüdük
durağa yakın ayrıldık
acemisi değildik ayrılışların
emanet ettik
öptük kokladık
selamlar yüklendik
selamlar yükledik
Allah’a ısmarladık
03.02.09

cik

Bundan iki hafta önce hazırlayıp yayınlamayı planladığım yazıyı, alışageldiğim ertelemelerimden dolayı ancak şimdi yazabiliyorum. Birçok zaman “erteleyenler helak oldu” sözünü tekrar etsem de kendimi ertelemenin rehavetinden alıkoyamıyorum. Daha fazla uzatıp yazının içinde yazıyı ertelemeye hiç niyetim olmadığını belirtmek istiyorum.
“TEK oturumları nihayet hayata merhaba dedi. 3. oturum için gün sayıyor ve hazırlıklarını sürdürüyor” diyerek önce haberimizle başlamak istedim.
Evet iki hafta öncesinden yapmayı planladığım şey, hayata merhaba dediğimiz TEK ile sizleri tanıştırmak. TEK’in açılımı çok mühim değil -hatta bence yapmak istediği şeyleri yansıtmıyor- bu nedenle ben onu açık olmayan -en tesettürlü- haliyle kabullenmek istiyorum. Bir anda anlaşılabilecek, karışılabilecek, ayağına dolaşılabilinecek bir oluşum olmadığını bu yöndeki heveskârlara bildirmek isterim. Yani ismine has yapılan özeleştirilere bakıp yanılmayasınız. Ayağınızı yorganınıza denk uzatasınız, sütü de yoğurdu da üfleyerek yiyesiniz. Gelelim sevgili TEK’e
TEK oturumlarında neler yapıyoruz;
Belirlemiş olduğumuz edebi yazı ya da konular üzerine temelde;
· Edebi okumalar
· Tartışmalar
· Araya serpiştirilmiş şiir güzellemeleri ile dolu dolu vakit geçiriyoruz.
· Ve hatta kendi imkânlarımızla da olsa fon müzikleri ile okumaları süslüyoruz.
Oturumlarda dünyayı kurtardığımız yok. Ama “dünyayı kurtaracak çocukları yetiştirecek anneler” olarak yetişmeye çalışıyoruz. Biliyoruz ki “edebiyat” hayatın “en olgun” hali ve olgunluk ki en dolmayan yanımız. Hep bir şeylere çocuk kaldık, çocuk büyüdük, birilerinin çocuğu olarak yaşıyoruz ve bir türlü yetişkin olamıyoruz. Değil mi ki “yetiştirmek” için “yetişmek” gerek. Büyüyen vücudumuzun içinde olgunluklara yetişmeyen fikirlerimizle bahçemizden aldığımız tohumları ıslah edip yerlerine dikiyoruz. Asrımız olarak “yetişemediğimiz”, kaçırdığımız trenlere alternatifler üretmeye çalışıyoruz. Biz daha birçok güzelliği yapmaya talibiz. Yaptığımız yanımıza kalsın istemiyoruz onun için oturumlarda elimizden geldiği kadar not almaya ve önemli anları kalemimizle (klavyemle) fotoğraflayıp dikkatinize sunmaya çalışacağız. TEK toplantılarında görüşmek ümidiyle…
Primer olarak duygusal bağlamda zengin olmasını düşleyen arkadaşlara bir kötü haberim var. Olaylara yaklaşımda mantık yönüm ağır bastığı için gezinti yapacağımız diyarlarla bağlantı kopukluğu yaşamamanız mümkün değil. Duygusallaşır mıyım ben? Kim bilir belki bir zaman…
Alo İnfaz
O duvar da arkasındakiler de
De de BU DUVARLAR çökecek tamam
.
Nuri Pakdil
Bu bir gelenekti,
gelinlik kız kulağını kapıya dayar dinlerdi..
genç kız kalbini kadere dayar beklerdi..
Kapının pervazına dokununca, sivrilmiş bir kıymık elini hafifçe çizdi. Bir kaç kandamlası birikti, karardı ama akmadı. Küçük bir “ah” dedi ve sonra yuttu bu “ah”ı.
İçeride bir dünya kurulduğunu biliyordu ama ya bu dünya kalbinin enkazı üstüne kuruluyorsa? Gittikçe sıkıntı bastı. Holde dolanıyor, biraz sonra bitecek bir mahpusluğun geçmek bilmeyen son dakikalarını yaşıyordu. Kapıların hepsi asi bir gelin gibi, gri kilitleri boyunlarına takınmıştı. Duvardaki resim çerçeveleri bu holün dış âleme açılan tek pencereleriydi sanki. Yarı karanlık bu yer belki altı metrekareydi ama içinde büyüttüğü evhamlar her kareyi doldurmaya yetiyordu.
Bir an ayakkabılara ilişti gözü. Çatlamış betonun üzerine çıkarılmış, birbirinden bağımsız ama birbirinin tamamlayıcısı bir çift ayakkabı… “karı-koca gibi” dedi içinden. Biri nereye giderse öteki de oraya gider; kâh biri öndedir, kâh diğeri… Biri tenden soyununca diğeri de soyunur, biri eskiyince diğeri de eskir ama nedense biri hep diğerinden önce delinir. Arkadan vuranı da çoktur, destek olanı da… “ayakkabı işte” dedi bir çifti tutup düzeltirken… Ayrı duran “iki” yi “bir” ledi, uçlarını aynı yöne çevirdi.
Gelen gencin ayakkabısıydı bunlar, biraz eskiceydi. Demek ki giyecek daha iyi bir ayakkabısı yoktu. Bunlara ihanet etmediğine ve hemen değiştirip atmadığına göre kanaatkâr birisidir diye düşündü… Demek ki bir ucu Hz. İsa’dandı…
Ayakkabı bağlarına takılmış ot tohumları çarptı gözüne birden. İçinden “öndeki yoldan değil arkadaki patikadan gelmiş” dedi. Evin önü asfalttı ve tüm mahalleli bu yolu kullanırdı. Kimse kestirme olan arazi yolunu sevmezdi. Sanki toprak ve çamur kendilerine çok uzakmış gibi kaçarlardı bu patikadan. Oysa o çok severdi bu yolu, yalnızlığını yolun iki tarafına saça saça yürürdü. Saçtığı yalnızlıklar toprağa karışırdı, kendisi felaha. “o yolu kullanmış” dedi. Bu tohumlar benim de eteğime yapışır her seferinde. Toprağı seviyor dedi ve minik bir gülümseme ekledi düşüncelerine. Demek ki bir ucu Hz. Âdem’dendi.
Bir ara kapı aralandı ve ellerini gördü misafirin. İri ve damar damardı elleri. Okumuş diyorlardı ama elleri neden yıpranmış acaba dedi içinden. Bu bir anlık bakışa perçinlenen resim; sanki bünyesinde mücadeleyi besliyordu. “Eller bulutlar gibi hafifse dokunmamıştır demire yahut küreğe; beyazsa ve kararmamışsa, ne mürekkep izinden nasip almıştır, ne de duvar sıvasından”. Çalışan o eller sıva karmış, mala tutmuş gibiydi… Demek ki bir ucu Hz. İbrahim’dendi.
Şimdi sesini duyuyordu gencin, ağır ağır konuşuyordu. Kelimeleri; bir kemalat torbasına elini daldırıp seçer gibi alıyor ve dudaklarına yerleştiriyordu. Sesi ahenkliydi. “Kaba söz, kaba bir bedenden çığ gibi düşer, düştüğü yeri hayattan koparır. Katı ve sertçe söylenmiş her harf, diğer harflerden zifte batırılarak ayrılmıştır kenara. Serkeş bir dile değdiğine pişman olup ortasından kırılır nazlı elifler…” O çok nazikti. Sesi kuşdiline çarpıp dönüyor gibiydi. Demek ki bir ucu Hz. Süleyman’dandı.
Ne güzeldi dilinde en sevgili. Efendimizden bahsediyordu. Kendiyle birlikte efendimizin aşkını da getirmişti. Yastık örtüleri daha da beyazlamış, çiçekli danteller gülümsemişti. Cama meyleden sardunya, bir yaprağını bu tarafa çevirmişti. Sehpadan düşen tespih sanki vecde gelmişti. Efendimiz diline değmişti ya sanki tüm oda aydınlanmış, eşyaların özünde kandiller yanmıştı. Sevindi onun efendisini sevdiğine. Demek ki bir ucu Hz. Muhammed Mustafa’dandı. (sav)
Methini çok duymuştu gencin ama yüzünü hiç görmemişti. “Boyu posu, kaşı gözü bir tavada eritmeli takva ölçeğine dökmeli dedi sessizce. Tüm beşerin gözlerini bir zindana hapsedip, hadi gönül gözlerinizi açın diye bağırmalı.”
Kasları yavaş yavaş gevşiyordu nedense. “çok komik dedi biz şimdi evlenince bir çift ayakkabı mı olacağız?”, gülümsedi. Ben eteklerimi kapı eşiklerine değdirerek geçerken onun bir bakışından anlayacağım acıktığını ve o aynanın karşısında tıraş olurken bir bakışımdan anlayacak sofranın hazırlandığını.
Sonra bir anda açıldı kapı, az önce zindana kilitlediği gözlerin içinden sıyrılan o iki göz esaretten kaçıp çoktan yerleşmişti gencin yüzüne.
Bir an ruhunda yağmurlar başladı, midesinde bir dağ peydahlandı sanki dizleri sağa sola kayan ayaklarına hükmedemez oldu. Kafasını çevirdi, boynunu çevirdi, kaşlarını-ağzını-burnunu çevirdi ama gözlerini bir türlü çeviremiyordu. Kapıyı açan kimdi bilmiyordu, yine o bilinmeyen kişi kapıyı kapattı, gözleri de kapının sarı tahtasına kapandı… Dakikalardır dolanıp duran ayaklar o an sabit kaldı ve içinde yükselen dağın karları ağır ağır çözülmeye başladı… Bir koku vardı içinde… Kardelenler kokar mıydı?
Güzellik;
Hafif, esen bir rüzgâr gibi ferahlatıcı,
Pürüzsüz bir denizde yansıyan ışık gibi sakin…
Ay gibi haledendi…
Ve güzelliği çocukların ellerine bölüştürülen ekmek gibi sıcacıktı. İşte o an anladı gencin demek ki bu hali de Hz. Yusuf’tandı…
Ve yine anladı ki o kıymık elini neden peşinen kanatmıştı!
Ayşegül Genç (cemaat.com)
yağmura ve kara hasret…
Tembih tembih üstüne, ayrılırken
dikkat etmemi istediği şeyleri yapmayacağıma eminliğinden
ısrarla sürdürüyor, yemek yemem gerektiğini bildiriyor.
sonra alışık olmadığım görevler yüklüyor.. Fatura, değişim, pazar
Eyvah!
Uzun sürmedi planlamam ama saatin 3′e gelmesini istemedim hiç. Beni evden dışarı çıkaracak olan bu mühim vazifeler yerine getirilmeli
Saat 14.45 vakit daralmış, ön hazırlıklara başlanmamış. Bir telaştır !5.18 de son bulduo hızla faturalar yerini buldu. Sıra beklerken insanları izledim. Konuşmazlığımı bir kata daha demledim. Şaşırdım çokça.. Hani fatura kuyrukları, maaş kuyrukları zulumdü yine anlayamadan
Pazar yolu düz gider.. En zor kısım başlıyor. Ama o da ne!!! Annemin emanet ettiği değişimi belirgin bir acemilikle hallettim, sonrasında bir ohhh çektim.
Acemiliği atmış olacağım daha fazlaca bir dik duruş, siz giderken ben geliyordumculuk bindi üzerime. Aldırmadım. Nasılsa geldiği gib gidecekti.
Pazardan çıkıyorum, kaldırımın tamamını kaplamış arabalar geldikçe rüzgarlanıyorum, kararıyorum… Aklıma Mustafa Kutlunun Rüzgarlı Pazar’ı geliyor, serinliyorum.. Fazla sürmüyor güneş etkisini gösteriyor. Allah’ım susuz bırakma diyorum, tatlı su çeşmesine elimi dayayıp kaynak suyu içiyormuş niyetiyle ılık sudan nasibime düşen kısmı alıyorum. Tüm hastalıklara şifa olması niyetiyle
Rabbim susuz bırakma, hernekadar su(ç)suz olmasakta!!!







Son Yorumlar