You are currently browsing the category archive for the 'Uncategorized' category.

Grili çocuk -1-

çocuk, sen makpela tarlasından
geçtin mi ki üstüne sinmiş
eski çağların güngörmüşlüğü.

ışık kuşları yarasalar gibi değil,
karanlıktan gocunurlardı onlar…
ışık kuşları hiç varolmadılar.
sen var mıydın ki bir zamanlar?

gittiğine göre, vardın diyorum
ancak varolanlar gidebilir.
yok olanlar için tam aksi
yok olanlar günün birinde
bakarsın ki, çıkagelir.

sen vardın, sis renginde giyinerek
ve çekilir gibi bir imbikten
gittin, bazı kimseler sordu
yönünü yöreni -onlara ne-

ben, özü gitmiş ve kararmış
dibe çökmüş bir tortu
suskun, kalakaldım çaresiz.

yokluk, ayrılık, gitmek, bu sözler…
sevilmez en azından;
benim için böyle değil
bunlar senin vedâından
yadigar sayılırlar artık.

yokluk, gitmek ve ayrılık
seni düşündürürse bana
daha ne isterim ki çocuk?

grili çocuk 2
-gidiş’i-

bir kış günü, sabah dönüşürken öğleye
gittin, griler giyinerek ötelere…
boz idi bulutlar ve bozdular
güneşli görünümünü havanın.
giden sendin, gelenlerden bana ne?
eski gelmelerin, çekildi gerilere
bundan böyle bürünmüş grilere
kalacak gözümde gidiş ânın.
ah çocuk, gri giymeyi de nerden buldun,
gitmek mi sis rengi giydirdi sana?
yamaçları sıyırıp göğe ağar gibi
akşam karanlığında yağan kar gibi
bu ellerde geç kalmağa korkar gibi
gittin çocuk, sislere büründün de.
ve süreklileşti benim için artık
bu kısa bölümü zamanın…

grili çocuk 3
-yollar-

kırları, ormanları, kentleriyle
herkesin yüreği bir ülke
benim yüreğim de aynen öyle.
bir kış günü kar misali savrulmuştun ya,
kalır o kar hâlâ yürek doruklarında.
kaptan şoförler, ceketleri omuzlarında,
çocuğu hiç tanımamışken asla…
çay molası verirler o dağlarda.
bense tevellüdü unutulmuş,
sade beyaz saçlı değil, beyaz kaşlı,
tel gözlüklü, dalgın bir orta yaşlı,
müesseseden olmayan çaylar için
cebimde bozukluk arar dururum.
o ülkenin yolları fakat çocuk,
ölümümle yok oluncaya kadar,
ıssız, kimsesiz uzanmalıydılar;
yozluktan kurtulmadı ülkem ancak,
senin anın doruklarda bir anıt,
senin anın bir anıt doruklarda.

grili çocuk 4
-istanbul’da bir arayış-

çocuk, keder senin dargın ikizin midir,
gelirsen gider de, gidersen gelir.
sanki keder denizi üstünde ay’sın
seninle oluyor onda med-cezir.
ses ver çocuk, yoksa öte tarafta mısın
bir dev tutsağı mısın, kaf’ta mısın
cennet’e mi uğradın, araf’ta mısın?
sahi nerdesin lütfen bildir.
ıslak ve soğuk da olsa bahar geldi
bir yerlerden mırıldanır şimdi dede efendi
sen yine bildiğin bestelere takıl
seni bana bildiren eski mûsikidir.
gelmiyeceksin, bu düşü kim hayra yorsun?
her öğleye doğru bekleniyorsun
cümle kocamış yârân eksiledursun
sensizlik kanıma sızan bir zehir.

grili çocuk 5
-iç ve dış denizler-

şimdi nerede uçuk benizli çocuk
denizi izliyordur, endişeli…
bir keresinde sımsıcak kalbinin neşeli
ve gözlerine yükselen şarkıları
duyulmaz olmuştu, günsüz kaldım.
iki akgülünden gülümseyişinin
yolumu bulduğum çocuk
gitti, yalnızlığın balkanlarından
gelen soğuk hava dalgası
beyaza bürüdü her yeri.
şimdi her yer akgül rengi
ve hiç bir nirengi noktam yok artık
bu öykü sona erecek çok
geçmeden tamâmen.
bu iş bitti hafız burhan bey
bitti beyefendi
sükût lütfen.
benim yürek fısıltılarımı
ayırmalı dalga seslerinden
böyle vedalaşmalıyız uzaktan
hiç üzülmemeli çocuk.

grili çocuk 6
-dönüş’ü-

gümüş tebessümün, altın başınla
plaket ve altın kupasın sanki
kalbimdeki keder sultanının
cülûsunu tebrike gönderilmiş.
o müstebidsultan görünce seni
tahtına daha bağlanıyor inan ki;
hep bu anı beklemiştim
fakat gider misin çocuk?

Hüsrev Hatemi

nergis1pz7xe7nergis benzeri bir gün
lanetli desem yeridir
öyle dedi dilek “lanetli”
“saygılarımla” demekmiş dedim
arkadaşıma bir demet aldım
nagihan gelmiş izmirden, buluştuk
yemek yedik
konuştuk
konuştuk
Allah hayırlı kişilerle buluştursun dedik
gömleklere baktık
saate baktık
otobüs kaçmıştı
bir o yana bir bu yana savrulduk
kazaklara, hırkalara baktık
saate baktık
vakit daralmıştı
yürüdük
durağa yakın ayrıldık
acemisi değildik ayrılışların
emanet ettik
öptük kokladık
selamlar yüklendik
selamlar yükledik
Allah’a ısmarladık
03.02.09

cik

cik

vfrovendetta5uc

Bundan iki hafta önce hazırlayıp yayınlamayı planladığım yazıyı, alışageldiğim ertelemelerimden dolayı ancak şimdi yazabiliyorum. Birçok zaman “erteleyenler helak oldu” sözünü tekrar etsem de kendimi ertelemenin rehavetinden alıkoyamıyorum. Daha fazla uzatıp yazının içinde yazıyı ertelemeye hiç niyetim olmadığını belirtmek istiyorum.

“TEK oturumları nihayet hayata merhaba dedi. 3. oturum için gün sayıyor ve hazırlıklarını sürdürüyor” diyerek önce haberimizle başlamak istedim.

Evet iki hafta öncesinden yapmayı planladığım şey, hayata merhaba dediğimiz TEK ile sizleri tanıştırmak. TEK’in açılımı çok mühim değil -hatta bence yapmak istediği şeyleri yansıtmıyor- bu nedenle ben onu açık olmayan -en tesettürlü- haliyle kabullenmek istiyorum. Bir anda anlaşılabilecek, karışılabilecek, ayağına dolaşılabilinecek bir oluşum olmadığını bu yöndeki heveskârlara bildirmek isterim. Yani ismine has yapılan özeleştirilere bakıp yanılmayasınız. Ayağınızı yorganınıza denk uzatasınız, sütü de yoğurdu da üfleyerek yiyesiniz. Gelelim sevgili TEK’e  

TEK oturumlarında neler yapıyoruz;

Belirlemiş olduğumuz edebi yazı ya da konular üzerine temelde;

·         Edebi okumalar

·         Tartışmalar

·         Araya serpiştirilmiş şiir güzellemeleri ile dolu dolu vakit geçiriyoruz.

·         Ve hatta kendi imkânlarımızla da olsa fon müzikleri ile okumaları süslüyoruz.

Oturumlarda dünyayı kurtardığımız yok. Ama “dünyayı kurtaracak çocukları yetiştirecek anneler” olarak yetişmeye çalışıyoruz. Biliyoruz ki “edebiyat” hayatın “en olgun” hali ve olgunluk ki en dolmayan yanımız. Hep bir şeylere çocuk kaldık, çocuk büyüdük, birilerinin çocuğu olarak yaşıyoruz ve bir türlü yetişkin olamıyoruz. Değil mi ki “yetiştirmek” için “yetişmek” gerek. Büyüyen vücudumuzun içinde olgunluklara yetişmeyen fikirlerimizle bahçemizden aldığımız tohumları ıslah edip yerlerine dikiyoruz. Asrımız olarak “yetişemediğimiz”, kaçırdığımız trenlere alternatifler üretmeye çalışıyoruz.  Biz daha birçok güzelliği yapmaya talibiz. Yaptığımız yanımıza kalsın istemiyoruz onun için oturumlarda elimizden geldiği kadar not almaya ve önemli anları kalemimizle (klavyemle) fotoğraflayıp dikkatinize sunmaya çalışacağız. TEK toplantılarında görüşmek ümidiyle…

Primer olarak duygusal bağlamda zengin olmasını düşleyen arkadaşlara bir kötü haberim var. Olaylara yaklaşımda mantık yönüm ağır bastığı için gezinti yapacağımız diyarlarla bağlantı kopukluğu yaşamamanız mümkün değil. Duygusallaşır mıyım ben? Kim bilir belki bir zaman…

 

Alo İnfaz

O duvar da arkasındakiler de
De de BU DUVARLAR çökecek tamam
.
Nuri Pakdilthe_execution_by_meppol

Bu bir gelenekti,
gelinlik kız kulağını kapıya dayar dinlerdi..
genç kız kalbini kadere dayar beklerdi..

Kapının pervazına dokununca, sivrilmiş bir kıymık elini hafifçe çizdi. Bir kaç kandamlası birikti, karardı ama akmadı. Küçük bir “ah” dedi ve sonra yuttu bu “ah”ı.

İçeride bir dünya kurulduğunu biliyordu ama ya bu dünya kalbinin enkazı üstüne kuruluyorsa? Gittikçe sıkıntı bastı. Holde dolanıyor, biraz sonra bitecek bir mahpusluğun geçmek bilmeyen son dakikalarını yaşıyordu. Kapıların hepsi asi bir gelin gibi, gri kilitleri boyunlarına takınmıştı. Duvardaki resim çerçeveleri bu holün dış âleme açılan tek pencereleriydi sanki. Yarı karanlık bu yer belki altı metrekareydi ama içinde büyüttüğü evhamlar her kareyi doldurmaya yetiyordu.

Bir an ayakkabılara ilişti gözü. Çatlamış betonun üzerine çıkarılmış, birbirinden bağımsız ama birbirinin tamamlayıcısı bir çift ayakkabı… “karı-koca gibi” dedi içinden. Biri nereye giderse öteki de oraya gider; kâh biri öndedir, kâh diğeri… Biri tenden soyununca diğeri de soyunur, biri eskiyince diğeri de eskir ama nedense biri hep diğerinden önce delinir. Arkadan vuranı da çoktur, destek olanı da… “ayakkabı işte” dedi bir çifti tutup düzeltirken… Ayrı duran “iki” yi “bir” ledi, uçlarını aynı yöne çevirdi.

Gelen gencin ayakkabısıydı bunlar, biraz eskiceydi. Demek ki giyecek daha iyi bir ayakkabısı yoktu. Bunlara ihanet etmediğine ve hemen değiştirip atmadığına göre kanaatkâr birisidir diye düşündü… Demek ki bir ucu Hz. İsa’dandı…

Ayakkabı bağlarına takılmış ot tohumları çarptı gözüne birden. İçinden “öndeki yoldan değil arkadaki patikadan gelmiş” dedi. Evin önü asfalttı ve tüm mahalleli bu yolu kullanırdı. Kimse kestirme olan arazi yolunu sevmezdi. Sanki toprak ve çamur kendilerine çok uzakmış gibi kaçarlardı bu patikadan. Oysa o çok severdi bu yolu, yalnızlığını yolun iki tarafına saça saça yürürdü. Saçtığı yalnızlıklar toprağa karışırdı, kendisi felaha. “o yolu kullanmış” dedi. Bu tohumlar benim de eteğime yapışır her seferinde. Toprağı seviyor dedi ve minik bir gülümseme ekledi düşüncelerine. Demek ki bir ucu Hz. Âdem’dendi.

Bir ara kapı aralandı ve ellerini gördü misafirin. İri ve damar damardı elleri. Okumuş diyorlardı ama elleri neden yıpranmış acaba dedi içinden. Bu bir anlık bakışa perçinlenen resim; sanki bünyesinde mücadeleyi besliyordu. “Eller bulutlar gibi hafifse dokunmamıştır demire yahut küreğe; beyazsa ve kararmamışsa, ne mürekkep izinden nasip almıştır, ne de duvar sıvasından”. Çalışan o eller sıva karmış, mala tutmuş gibiydi… Demek ki bir ucu Hz. İbrahim’dendi.

Şimdi sesini duyuyordu gencin, ağır ağır konuşuyordu. Kelimeleri; bir kemalat torbasına elini daldırıp seçer gibi alıyor ve dudaklarına yerleştiriyordu. Sesi ahenkliydi. “Kaba söz, kaba bir bedenden çığ gibi düşer, düştüğü yeri hayattan koparır. Katı ve sertçe söylenmiş her harf, diğer harflerden zifte batırılarak ayrılmıştır kenara. Serkeş bir dile değdiğine pişman olup ortasından kırılır nazlı elifler…” O çok nazikti. Sesi kuşdiline çarpıp dönüyor gibiydi. Demek ki bir ucu Hz. Süleyman’dandı.

Ne güzeldi dilinde en sevgili. Efendimizden bahsediyordu. Kendiyle birlikte efendimizin aşkını da getirmişti. Yastık örtüleri daha da beyazlamış, çiçekli danteller gülümsemişti. Cama meyleden sardunya, bir yaprağını bu tarafa çevirmişti. Sehpadan düşen tespih sanki vecde gelmişti. Efendimiz diline değmişti ya sanki tüm oda aydınlanmış, eşyaların özünde kandiller yanmıştı. Sevindi onun efendisini sevdiğine. Demek ki bir ucu Hz. Muhammed Mustafa’dandı. (sav)

Methini çok duymuştu gencin ama yüzünü hiç görmemişti. “Boyu posu, kaşı gözü bir tavada eritmeli takva ölçeğine dökmeli dedi sessizce. Tüm beşerin gözlerini bir zindana hapsedip, hadi gönül gözlerinizi açın diye bağırmalı.”

Kasları yavaş yavaş gevşiyordu nedense. “çok komik dedi biz şimdi evlenince bir çift ayakkabı mı olacağız?”, gülümsedi. Ben eteklerimi kapı eşiklerine değdirerek geçerken onun bir bakışından anlayacağım acıktığını ve o aynanın karşısında tıraş olurken bir bakışımdan anlayacak sofranın hazırlandığını.

Sonra bir anda açıldı kapı, az önce zindana kilitlediği gözlerin içinden sıyrılan o iki göz esaretten kaçıp çoktan yerleşmişti gencin yüzüne.

Bir an ruhunda yağmurlar başladı, midesinde bir dağ peydahlandı sanki dizleri sağa sola kayan ayaklarına hükmedemez oldu. Kafasını çevirdi, boynunu çevirdi, kaşlarını-ağzını-burnunu çevirdi ama gözlerini bir türlü çeviremiyordu. Kapıyı açan kimdi bilmiyordu, yine o bilinmeyen kişi kapıyı kapattı, gözleri de kapının sarı tahtasına kapandı… Dakikalardır dolanıp duran ayaklar o an sabit kaldı ve içinde yükselen dağın karları ağır ağır çözülmeye başladı… Bir koku vardı içinde… Kardelenler kokar mıydı?

Güzellik;
Hafif, esen bir rüzgâr gibi ferahlatıcı,
Pürüzsüz bir denizde yansıyan ışık gibi sakin…
Ay gibi haledendi…
Ve güzelliği çocukların ellerine bölüştürülen ekmek gibi sıcacıktı. İşte o an anladı gencin demek ki bu hali de Hz. Yusuf’tandı…

Ve yine anladı ki o kıymık elini neden peşinen kanatmıştı!

Ayşegül Genç (cemaat.com)

yağmura ve kara hasret…

 

 

Yani diyecektim ki gün doğmadan neler neler başlar.
Bizim burada da böyle..


bir kutlu oruç yeniden geldi.
bizi kurtarmak için geldi.
bizi aylamak için geldi.
güneşi kalemlerimizle günaydınlayalım diye geldi.
mekke’den bir muştu gibi geldi.
medine’den koşan bir haberci gibi geldi.
her oluş bir oruç saatında ve çalışmasında aslında.
NP

 

 

 

Eski kafalar eskimez!!!

Birçok şey yazmıştım, sildim bana kalsın.. Hala daha söylemekteyim..
Rabbim kardeşlerimizin yüzüne baksın bu durumu onlar için hayırlı eylesin..
İlgili linklerden: